|
İHL TARİHÇESİ

İHL'leri İlk Meclis kurdu!
Doğu ve Batı medeniyetlerinin
kavşak noktasında bulunan Türkiye, sahip olduğu coğrafi konumun
verdiği zenginlik ve güçle, Avrupa'nın sosyal yaşam
standartlarının kıyısında lider ve örnek bir Müslüman ülke
olarak öne çıkıyor. Türkiye'yi örnek hale getiren ise tarih
boyunca bilimin, fennin, hukukun, adaletin ve siyasetin en
mükemmel örneklerine ev sahipliği yapan Anadolu'nun manevi ve
kültürel zenginlikle yoğrulan medeniyet hamuru... İmam Hatip
Liseleri de işte bu ülkeyi meydana getiren Anadolu insanının
içinden çıkan en önemli toplumsal yansımalardan birisi...
Kuruluşundan bugüne kadar ortaya çıkış şekli, yapısı, müfredatı,
öğrencileri ve mezunlarıyla Türkiye'nin en önemli yapı
taşlarından biri olan bu okullar, doğdukları Milli Mücadele
yıllarından bugüne kadar, daima gündemde ve sosyal bir gerçek
olarak varlıklarını muhafaza ediyor. İmam Hatip Liseleri, hemen
her iktidar döneminde olumlu ya da olumsuz bakış açılarıyla
şekillenen tartışmaların odak noktası olurken, bugün de
gündemdeki yerini koruyor. İmam Hatip Liseleri neden gündemden
düşmüyor? Tüm siyasi ve sosyal yaptırım ve engellemelere rağmen
bu okullar neden ilgi görmeye devam ediyor? İmam Hatipliler ne
istiyor? gibi onlarca soru ve bu okullarla ilgili bilinmeyenler,
"Kuruluşundan Bugüne Bitmeyen Çile: İmam Hatip Liseleri" yazı
dizimizle cevabını buluyor.
Büyük Millet Meclisi'nde milletin alacağı eğitimi şekillendirmek
için yapılan tartışmaların ardından, Maarif Vekili Rıza Nur
bugün de aşina olduğumuz bir eğitim müfredatını kamuoyuna
açıkladı: "Dini eğitim almış nesiller yetiştirilecek."
Yıl 2005. Türkiye her geçen gün biraz daha çoğalan ahlaki ve
sosyal problemlere ev sahipliği yapan bir ülke olmanın buhranını
yaşıyor. Televizyonlar, radyolar, gazeteler, artık üçüncü sayfa
haberleriyle doluyor. Kapkaç, yankesicilik, dolandırıcılık
derken kanunlardan, güvenlik güçlerinden yakasını bir şekilde
kurtaran insanları durdurabilecek tek güç olan "vicdanlar" ise
yürekleri ve zihinleri bir bir terk ediyor. Bu iç burkan durumu
elleri kolları bağlı olarak seyreden politikacılar, eğitimciler,
din adamları ve en önemlisi aileler ise çocuklarını ahlak
erozyonundan sağ salim çıkarabilmenin çarelerini arıyor. Her gün
ortaya yeni projeler, yeni fikirler atılıyor.
Ülkenin bu manzarasını adeta 85 yıl önce gören Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin ilk üyeleri, yani Milli Mücadele'nin
önderleri ise, o günlerden önlem almak gerektiğini vurguluyordu.
Çare olarak ise mühendisinden doktoruna, öğretmeninden
marangozuna hangi meslekten olursa olsun herkesin dini eğitim
alması gerektiği üzerinde duruluyorlardı. Milletin ahlakı ve
vicdanı eğitilmeliydi, bunun tek çözümü de din eğitimiydi ama bu
eğitim nasıl olacaktı?
Meclis açıldıktan üç gün sonra eğitim tartışıldı!
Büyük Millet Meclisi, kurulmasından daha bir kaç gün sonra, çok
ağır sosyal, siyasî ve ekonomik şartlar altında çalışmalarına
rağmen eğitime büyük önem vermiş, özellikle din eğitiminin
gerekliliği ve nasıl yapılması hususu Meclis'te uzun uzun
müzakere edilmişti. 26 Nisan 1920'de TBMM Reisi Mustafa Kemal'in
başkanlığında yapılan ihtisas komisyonlarının kurulmasına
ilişkin müzakerelerde, Meclis'e bir önerge sunan Müfit Efendi
önergesini savunurken şunları söylemişti: "Tedrisat iki esasa
ayrılır. Birisi tedrisat-ı diniye , birisi de tedrisat-ı
dünyeviye, yani fünûn (fen bilimleri) ve saireye ait
tedrisattır. Bab-ı Meşihat (Diyanet İşleri Dairesi) sırf
tedrisatı diniye ile mi meşgul olsun, yoksa program koymak
suretiyle medreselerin tedrisatını da iyi bir hale ifrağ etsin
(dönüştürsün) mi? Bu ciheti hepimiz derin bir teessür ile
düşünüyoruz. Düşünmeye mecburuz."
Aynı müzakerelerde söz alan Antalya Milletvekili Hamdullah
Suphi'nin (Tanrıöver) yaptığı konuşma ise çok çarpıcıydı:
Suphi'nin "Meclisimiz'e dahil olan ulema-i dinin (din
alimlerinin) yetişecek nesillere kâfi bir terbiye-i diniyenin
(dini eğitim) verilmesini istemek hususunda nâmütenahi (sonsuz)
bir hakkı vardır. Bunu inkâr etmek hiç kimsenin aklından geçmez.
Her millet dinî bir terbiye alır. Bizim çocuklarımız da dinî bir
terbiye alacaklardır. Bu esas umumi ve mutlaktır." Suphi'nin din
eğitiminin milletin tüm çocuklarına nasıl verilmesi gerektiğine
ilişkin sözleri, aslında bugün de yapılan din eğitimi
tartışmalarının ilkini oluşturuyordu. Suphi, şunları söylemişti:
"Meclis-i Ålinin fikrini iki nokta üzerinde celbetmek isteriz,
tedrisat dünyanın her tarafında muhtelif şubelere ayrılır. Bir
kısmı doğrudan doğruya mahiyeti itibariyle dinîdir; diğeri
hayata ait vazifeler ile alaka ve temas üzeredir. Bir kısmının
din ile alakadar ve teması yoktur. Din İşleri Komisyonu, dinin
tedrisi noktasından arzu ettiğini takrir eder ve Maarif
Encümeni'ne (Eğitim Komisyonu) onu teklif eder. Bu kendisinin en
sarih hakkıdır. Maarif Encümeni de hayatın maddî işleri
noktasından çocuklarımızın deruhte edecekleri vazifeye göre
terbiye ve tedris almalarını temin edecek bir program vaz'eder
ve bu tatbik edilir. Fakat ikisi de biri birine karıştırılırsa
sonu gelmez, birtakım anlaşmazlıklar zuhur eder."
Biz din ile dünyayı ayırırsak geri kalırız
Sivas Mebusu ve devrin önemli bilim adamlarından Mustafa Taki
Efendi ise Hamdullah Suphi'nin bu görüşlerine karşılık
"Mekteplerden fen bilimleriyle yetişen efendileri adeta bir
ecnebi, haşa itikatsız diye görüyoruz. Bu efendiler de, dini
eğitim alanları, mutaassıp ve hiçbir şeye yaramaz kabul
ediyorlar. Bunun için millet arasında ayrılık, ortaya çıkıyor"
görüşünü ileri sürüyordu. Mustafa Taki Efendi, bu iki kaynağın
birleştirilmesi gerektiğini, İslam dininin bilimsel gelişmelere
engel olmadığını, bilakis teşvik ettiğini bu yüzden de dini
eğitim ile fen ve matematik gibi müspet bilimleri aynı
müfredatta birleştirmekte hiçbir sakınca olmadığını hatta bunda
halkın menfaati olduğunu dile getirmişti. Mustafa Takî Efendi
şunları söylemişti: "Şimdiye kadar bizi terakkiden alıkoyan
zihniyetin din ile dünya işlerinin ayrı ayrı olduğu anlayışıdır.
Diğer dinler gibi bizim dinimiz terakkiyat-ı maddiyeye mani bir
din değildir. Bizim dinimiz terakkiyat-ı maddiyeyi mütekafildir...
Diğer dinler erbabının terakkiyat-ı maddiyeyi kabule dinleri
müsait olmadığından, onlar dinden ayrılmaya mecbur kalmışlardır.
Din ile dünyayı ayırmasalardı Avrupa terakki etmeyecekti. Fakat
biz din ile dünyayı ayırırsak geri kalırız..."
Rıza Nur: Dinî eğitim almış nesiller yetiştirilecek
Mustafa Kemal'in başkanlığında yapılan oturumdaki bu
müzakereler, bugün İmam Hatip Liseleri'nde eğitim gören
gençlerin dini eğitim aldıkları için yalnızca imam
olabilecekleri yönünde yapılan yorumları değerlendirme açısından
ipuçları da taşıyor.
İşte bu müzakerelerin sonunda hazırlanan ve Milli Mücadele
kahramanları tarafından yeniden inşa edilen bir ülkede eğitimin
nasıl yapılması gerektiğini içeren Medâris-i İlmiye Nizamnamesi,
yani "Bilim Medreseleri Kanunnamesi", 8 Mayıs 1921'de İlk
Meclis'in Bakanlar Kurulu üyeleri ve ilk Başbakan Mareşal Fevzi
Çakmak ile o sırada Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Başkanı
olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından imzalandı. Maarif Vekili
(Milli Eğitim Bakanı) Rıza Nur'un ilk hükümetin programını
okurken söylediği "eğitimin amacı dini ve milli eğitim almış
nesiller yetiştirmektir" şeklindeki sözleri de bu nizamnamenin
ana fikrini de ortaya koyuyordu.
İmam Hatip Liseleri'nin ilk prototipi
Rıza Nur, nizamnâme ile nasıl bir eğitim amaçlandığını
açıklarken, müspet ilimlerle donatılmış okullar oluşturulmasının
düşünüldüğünü belirtmişti. Nizamname, özellikle din eğitimi
konusuna önem verileceğini, ıslah edilmiş olan medreselerin daha
da geliştirilip devam edeceğini göstermekteydi. Yani bu
nizamname, İmam Hatip Liseleri'nin ilk prototipi olarak kabul
edilebilecek olan Cumhuriyetin ilk okullarının müfredatını,
bugünün İHL müfredatlarına çok benzer bir şekilde düzenlemişti.
Nizamnameye göre, eğitim süresi 6+6 olmak üzere toplam 12 yıl
olarak belirlenen bu okulların haftada 6 gün eğitim yapması
öngörülüyordu. Medaris-i İlmiye'de öğretilecek dersler arasında
sınıflara göre saati ve ders dağıtımı değişmekle beraber, tarih
boyunca okutula gelen derslerin yanında hesap, (matematik)
coğrafya, tarih, sağlık bilgisi yazı ve imlâ gibi dersler de
konulmuştu.
Kaynaklar: TBMM Tutanakları, Prof. Dr. Halis Ayhan, Türkiye'de
Din Eğitimi, Ensar Vakfı Değerler Eğitimi Merkezi (DEM)
Yayınları

Aranızdan Farabiler
İbn-i Sinalar çıkacak
İmam-Hatip Liseleri'nin çekirdeğini oluşturan okullardan Daru'l-Hilafe'yi
ziyaret eden Atatürk, "Memnuniyetle görüyorum ki eğitim ve
öğretim cidden dinî hakikat içerisindedir. İnşallah aranızdan
Farabiler, İbn-i Sinalar çıkacak" demişti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Birinci İcra Vekilleri Heyeti'nce
hazırlanan ve Başbakan Mareşal Fevzi Çakmak ile TBBM Reisi
Mustafa Kemal'in imzasını taşıyan Medaris-i İlmiyye
Nizamnamesi'nin en önemli yanı, okulların müfredat programlarını
dini ve müspet bilimlerin kaynaştığı bir şekilde düzenlemesiydi.
Diğer bir deyişle, henüz "İmam Hatip" ismi geçmese de okulların
müfredatı, bugün de İmam Hatip Liseleri'nde okutulan müfredatın
benzeri bir şekilde düzenlenmişti.
Atatürk'ün bu nizamnamenin uygulandığı okullardan biri olan
Konya'daki Darul Hilafe Medresesi'ni 22 Mart 1923 tarihindeki
ziyaretinde söylediği sözler ise oldukça dikkat çekici
nitelikte. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki'nin
hatıraları ve dönemin gazetelerine yansıyanlar, bugün İHL
mezunlarını sadece imam ya da müftü olmaya zorlayanların
gerekçelerini de çürütüyor. Çünkü bugün Matematik, Fizik,
Kimya'nın yanında Kur'an-ı Kerim, Arapça, Hadis gibi dersleri
gören İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin sadece imam ya da müftü
olmak zorunda bırakılmasına karşılık, Atatürk'ün hem dini hem de
fen ve sosyal bilimleri aynı anda öğrenen öğrencilerin okuduğu
okulu denetledikten sonra söylediği sözler tarihe çok çarpıcı
bir kayıt olarak düşülüyor. Atatürk'ün sözleri, 1950'li yıllarda
Diyanet İşleri Başkanlığı yapan, Ahmet Hamdi Akseki'nin Din
Eğitimi'ne ilişkin hazırladığı rapora ve 23 Mart 1923 tarih, 771
sayılı Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'ne "Gazi Darülhilafe
Medresesi'nde" başlığıyla şöyle yansımıştı: "Beraberindeki
heyetle birlikte okula gelen Mustafa Kemal, teftiş ve mektebin
eğitim programı ile öğrenci sayısı hakkında sorular yönelterek
okul hakkında geniş çaplı bilgi aldılar. Sınıfın birinde
Aksekili Ahmet Efendi'nin "Dinî Dersler" isimli eserinden o
günün dersi olan "Kur'ân-ı Kerim'e göre devletin kurulu olduğu
esas ikidir. Birincisi adalet ikincisi emaneti ehline vermek."
şeklinde ve devamındaki cümlelerden oluşan parçadan oldukça
memnun oldular."
İmam-Hatip mektepleri açılıyor
Mustafa Kemal, öğrencilerin en çağdaş ideallerle yetiştiğini
görerek memnun oluyor ve medreseden ayrılırken şöyle diyor:
"Memnuniyetle görüyorum ki eğitim ve öğretim cidden dini hakikat
içerisindedir. İnşallah memleketimizi, milletimizi ihya edecek
çağdaş ve gerçek bilim adamları -faziletli öğretmenlerimiz
sayesinde-siz olacaksınız. Kıymetli ve gerçek alimlerimizin
mevkileri yüksektir. Alimlerimizin, bilim ve irfan erbabının
yardım ve irşatlarıyla inşallah İbn-i Rüşd'ler, İbn-i Sina'lar,
Farabi'ler, milletimizin içinden çıkarak bu asrın ihtiyaçlarıyla
donanmış olarak dini hakikatleri ihya edeceklerdir. Ahmed Hamdi
Efendi'yi tebrik ve kendilerine teşekkür ederim. Gördüklerimden
memleketin geleceği için memnunum."
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce açılarak sayıları 465'i bulan
ve hem fen bilimleri, hem de dini bilimlerin bir arada verildiği
bu ilk Cumhuriyet okulları, 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat
Kanunu'nun kabul edilmesinden bir hafta sonra, dönemin Eğitim
Bakanı Vasıf Çınar'ın bir emri ile kapatıldı. Yeni kanunla
birlikte ilk kez "imam hatip" ismi de kullanılmaya başladı. Yeni
kanun üniversite bünyesinde bir İlahiyat şubesi açılmasını ve
din adamı yetiştirmek üzere "İmam Hatip Mektepleri" açılmasını
öngörüyordu. Din eğitiminin "İmam Hatip Mektepleri"
indirgenmesinin sebebi ise Tevhidi Tedrisat'ın çıkarılmasında
pay sahibi olan isimler tarafından oldukça çarpıcı bir şekilde,
kanunun çıkarılmasından yaklaşık 25 yıl sonra dile
getirilecekti. İmam Hatip Mektepleri'ne ilkokullardan mezun en
az 12 ve en çok 15 yaşında bulunanlar alınacaktı. Bu okullarda
okutulacak dersler de yine Medarisi İlmiyye Nizamnamesi'ne
paralel bir şekilde düzenlenmişti. Bu derslerden bazıları
şöyleydi: Kur'ân-ı Kerîm, Tefsir, Hadis, İlm-i Tevhid, Coğrafya,
Hesap, Matematik, Hayvanat, Nebatat, Din Dersleri, Ruhiyat,
Ahlâk, Türkçe, Fizik ve Kimya, Malumat-ı Hıfzısıhha, Yazı, Beden
Eğitimi , Türk Edebiyatı, Hitabet, Arabça ve Tarih.
İmam Hatip Mektepleri bir bir
kapatıldı
İmam Hatip Mektepleri, 4 yıllık bir okul olarak planlanmıştı.
Ancak, Birinci Meclis tarafından kurulan ve Türkiye'nin ilk
ortaöğretim kurumları sayılabilecek ve sayıları 500'e yaklaşan
medreselerin kapatılmasına karşılık, sadece 29 yerde İmam Hatip
Mektebi açıldı. Bu sayı ise her yıl biraz daha kırpılarak iki
yıl içinde 20'ye, 1926-1927 yılında ise Kütahya, İstanbul
dışındaki okullar kapatılarak 2'ye kadar düşürüldü. 1931-1932
ders yılında ise bunlar da kapatılarak, İmam-Hatip Mektepleri
tamamen kapatıldı. Bu sonuçla bugün de halen geçerli olan ve
İmam Hatip Mektepleri açılmasını zorunlu kılan Tevhidi Tedrisat
Kanunu'na rağmen, uygulama din derslerinin ve dini mekteplerin
kapatılması olarak şekillendi.
İnönü: "Gerçek Müslümanlık
sayemizde tecelli edecek!"
Bu mekteplerin kapatılma gerekçesi öğrenci ilgisinin azlığı
olarak gösterilse de ve bu iddia bir yönüyle doğruysa da,
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr.
Halis Ayhan, "Türkiye'de Din Eğitimi" isimli kitabında asıl
gerekçenin "Mektebin lise kısmının açılmayışı, yalnız dört
yıllık bir orta mektep seviyesinde kalmış olması, mezunlarının
istihdam alanlarının olamayışı ve bu mektepleri bitirip imam
olanlara verilen maaşların komik düzeyde kalması" olduğunu
söylüyor. Yine bilim adamları, harf inkılabı ve laikliğin tesisi
için yapılan uygulamaları da mekteplere ilgisizliğin sebepleri
arasında gösteriyor. Çünkü aynı müfredata sahip medreselerin
sayısının üç yıl içinde 500'e yaklaşması halkın ilgisizliği
olmadığının kanıtıydı.
Başbakan İsmet İnönü, kanunun yürürlüğe girmesinden bir yıl
sonra yani Mayıs 1925'te yaptığı bir konuşmada "Tevhid-i
Tedrisat'ın bazılarınca yanlış anlaşılıp kabul gördüğünü gördük,
bu işin müteşebbisleriyle takip edenlerinin elbette tek nazarda
dinsizlik ithamına maruz kalacakları tabiî idi. On sene sonra
bütün dünya ve şimdi bize itiraz edenler muarız olanlar, yahut
tuttuğumuz yoldan din namına endişe edenler göreceklerdir ki;
Müslümanlığın asıl temiz, en saf, en hakiki şekli bizde tecelli
eylemiştir. " Ancak Başbakan İnönü'nün "10 yıl sonra görelim"
dediği manzara ise bizzat CHP milletvekillerinin bile isyan
edeceği bir dinden soyutlanma manzarasıydı. Çünkü kanunla, İmam
Hatip Mektepleri'nin kapatılması bir yana, din dersleri de
öğretim kurumlarının programından çıkarılarak, Tevhidi Tedrisat
uygulaması kanunun açık hükümlerine rağmen din öğretimini
yasaklamak şeklinde uygulamaya konulmuştu. 1946 yılına gelinceye
kadar, bu konularda araştırma, yazma ve tartışmalara büyük
ölçüde yasaklar getirilmişti.

'Bizi Hıristiyan yapın' feryadı
CHP'lileri bile ayağa kaldırdı
Gençlerin 'Manevi gıdaya ihtiyacımız var. Bizi Hıristiyan yapın'
diyerek Mukaddes Kitaplar Şirketi'ne müracaat ettiğine şahit
olan vekiller, 7. CHP Kurultayı'nda, "Neden dinimizin inkişafına
lakayt kalıyoruz" diye
isyan ettiler.
İmam Hatip Mektepleri'nin kapatılmasının ardından tam 16 yıl
süren eğitimi ve ülkeyi dinden arındırma dönemi, CHP'nin ve tek
parti döneminin son Millî Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu'nın 3
Ocak 1949 tarihinde, Meclis oturumunda yaptığı konuşmaya ve daha
sonra yazdıklarına şöyle yansımıştı: "Lâik değil, materyalist
bir eğitim sistemi kurulmuştu. Din dersleri kaldırılmış, meslekî
din mektepleri kapatılmıştı. Kitaplarda ve derslerde dinî
kavramlara yaklaşmaktan kaçınılır olmuştu. Batıl inançlarla
mücadele havası içinde iyi ve masum dinî ahlâk ve âdetler de
kötüleniyor, terk ediliyordu. Günah-sevap sözleri ortadan
kalkıyordu. Mistik bir dünya görüşünden hızla kaba bir akılcı
dünya görüşüne doğru sürükleniyorduk. İnklapçılar bunun her şeye
yeteceğini düşünüyorlardı... Millî değerler sistemi içinde
toplamağa çalıştığımız kurumların hepsi, dinî hayat, millî
ahlâk, örf ve âdet, millî ananeler, millî tarih şuuru, hatta
anadili duygusu, genişlemiş bir aydınlar kitlesi içinde iyiden
iyiye sarsılmıştı"
Bu dönemde ülkenin ne hale geldiği, yıllar sonra bir
milletvekili şahit olduğu bir hadiseyi Meclis kürsüsünden
anlatırken çok daha çarpıcı bir şekilde ortaya konacaktı. İmam
Hatip Mektepleri'nin kapatıldığı, dinin eğitim hayatından
tamamen çıkarıldığı bu dönemle ilgili olarak Demokrat Parti
Kayseri Milletvekili İsmail Berdok'un bizzat şahit olduğu olay,
tüyleri diken diken ediyordu. Berdok, 1953 yılında Meclis'te
Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi görüşülürken, bir kaç yıl önce
yaşadığı bu olayı şöyle aktarmıştı: "İstanbul'da iki Türk
gencinin Mukaddes Tevrat, İncil Kitaplar Şirketi Müessesesi
Başkanı'na yaptığı müracaata tanık oldum. Gençler 'Vicdanımızın
manevi gıdaya ihtiyacı olduğunu hissediyoruz. Memleket muhitimiz
bize bu gıdayı temin edemiyor. Bizi Hıristiyan yapınız' diyordu"
Mazhar Osman: "En büyük ıstırapların tesellisi dindir"
Artık din eğitimi ihtiyacının kendini göstermesi ve
tartışmaların başlamasının ardından 1947 yılının ilk aylarında
Millet Mecmuası da halka ve ayrıca çeşitli alanlarda meşhur
olmuş elli kişiye okullarda dini eğitim verilip verilmemesi
yönünde sorular sorduğu bir anketi yayınlamıştı. Bu ankete
bilim, sanat ve basın dünyasının ünlü isimlerinin verdikleri
cevaplar, milletin içinde bulunduğu hali ve beklentilerini
göstermesi açısından ibret vericiydi. Ünlü Psikiyatr Mazhar
Osman, ankete verdiği cevabında şunları söylemişti: "Dünyada en
esaslı terbiye, cemiyet için dindir... Dine lâkayt kalmayı son
asırlarda birçok memleketlerde tecrübe edenler olmuş fakat bunun
hüsranla neticeleneceği çabuk anlaşılarak eski geleneğe
dönülmüştür. Hiçbir din insanlara fenalık edemez, hayatın
ıstıraplarına karşı en büyük tesellîyi insanlar inanmada bulur.
Dinî terbiye, adamı nefsine, ailesine, vatan ve milletine ve
bütün âleme fenalık yapmaktan, ıstırap vermekten korur. Bütün
dünyayı dolaşınız, her yerde en yüksek kültürlü adamların bile
dine, milliyete ve aile şeref ve an'anesine bağlılığını
görürsünüz. Din ve ahlâka hürmet etmesini bilmeyene kanuna
saygıyı öğretmek de güçtür"
Aralık 1947'de toplanan 7. CHP Kurultayı'nda yapılan müzakereler
ise CHP döneminin son yıllarındaki gelişmeleri göstermesi
bakımından ilgi çekiciydi. Çünkü bu kurultayda CHP Sinop
Milletvekili Vehbi Dayıbaş, seçmenlerinin isyanını "Kiliselere
gidenler, orada ayin yapanlar kendi dinlerine ait bir şeyler
okuyorlar. Bizim çocuklar ibadette ne okuyacaklar? İşte bu
hususta çocuklarımıza bilgi verilmesini istiyoruz" sözleriyle
dile getirirken, Çorum delegesi Abdulkadir Güney ise "Yaptığımız
tetkiklerden anlaşıldığına göre, dinini kuvvetlendiren milletler
daima sosyal tekâmüle mazhar olmuş, payidar olmuştur; ihmal
edenler ise geri kalmışlardır. Bugün bizim dinimizi ve mukaddes
kitabımızı bütün dünya milletleri, hayret nazarlarıyla takdir
etmekte iken biz, neden dinimizin inkişafına lâkayt kalıyoruz."
diye soruyordu.
'Çocuklar Allah'ı bilmiyor'
Seyhan Milletvekili Sinan Tekelioğlu'nun salonda büyük alkış
alan şu sözleri ise hiç bir yoruma gerek bırakmıyordu:
"Hıristiyan ve Musevî Türk cemaatleri kendileri için mektepler
açmışlar orada papazlar yetiştirmişler... Köylülerden işittiğim
bilgilerle söyleyeyim ki, köylülerin ölülerini gömecek adamları
yoktur. Bugün memleketimizde, kumar almış yürümüş, içki almış
yürümüş, Dinsiz bir milletin memleketinde hiçbir korku kalmaz.
Anaya babaya, büyüğe itaat kalmadı. Çocuklar Allah nedir deyince
Allah'ın ne olduğunu bilmiyor, tanımıyor..." Buna benzer
yakınmalardan birisi de Şubat 1948 tarihli Selamet Mecmuası'nda
Cumhuriyet gazetesinin başyazarı Nadir Nadi tarafından bile dile
getirilmiş, Nadi, köylerin imamsız, camilerin müezzinsiz
kalmasından yakınır olmuştu.
Cenaze namazı kıldıracak tek bir kişi bulamadık
Atatürk'ün Konya'da medrese ziyareti sonrasında tebrik ettiği
Ahmet Hamdi Akseki'nin 1950 yılında hazırlayarak Meclis'e
sunduğu "Din Tedrisatı ve Dinî Müesseseler" başlıklı rapor
CHP'nin tek parti iktidarının sonuçlarını da gözler önüne
seriyordu: "Yıllardır çocuklarımız hakiki bir din ve ahlak
terbiyesinden mahrum olarak içi bomboş ve her hangi bir menfi
tesiri kabule müsait bir halde yetişmektedir. -Çocuklarımızın ve
gençlerimizin, başka dinlerin ve muhtelif şekillerdeki misyoner
propagandalarının içtimaî, siyasî her hangi bir muzır mezhep
veya tarikat ve akidelerin menfi tesirlerinden uzak tutulması
için çare düşünülmelidir. -Çocuklarımıza gerek mekteplerde ve
gerek başka vasıta ile yıllardır din ve ahlak aleyhinde
söylenilebilecek ne varsa hepsi söylenmiş, telkin edilmiş ve
kıpkızıl bir dinsiz olmaları için her şey yapılmıştır.
Mabetlerimizi şenlendirecek imamlara ihtiyacımız var
Bugünkü gençler komünist olmamışlarsa bunu ailelerindeki
kuvvetli din terbiyesine borçluyuz. Çocuklarımızın gençlerimizin
her türlü yabancı ve menfi tesirlere bundan sonra da mukavemet
edebilmeleri için kendilerine İslâm dininin esaslı ve ciddi bir
surette talim ve telkin edilmesi artık bir zarurettir. -Hakiki
din adamlarına, mabetlerimizi şenlendirecek bilgili, fazilet
sahibi vaizler imam ve hatiplere olan ihtiyacın bir an evvel
sağlanması lazımdır. -Yeni nesle mensup birçok gençler de,
kendilerinin maneviyâttan tamamen mücerret bir halde
yetiştirildiklerini acı acı itiraf etmektedir."
Türkiye'de bir gazetede 1950 yılı başlarında yayınlanan küçük
bir haberi alıntılayan Londra'da yayınlanan bir gazete ise o
günkü durumu şöyle aktarıyordu: Bir köyde cenaze namazı
kıldıracak tek bir kişi bile bulunamamış ve zavallı Müslüman
köylü namazı kılınmadan defnedilmiştir. Bunun üzerine halk
galeyana gelmiştir" Tüm bu tepkilerin ardından 1947 yılından
sonra genelge, yönetmelik alanında bazı hukukî gelişmeler oldu.
1949 yılından sonra da kanunlarda yapılan bazı düzenlemelere
dayanarak, 1949 yılının şubat ayından başlamak üzere çeşitli
alanlarda din öğretimi yeniden uygulamaya konulmaya başlamış,
bazı illerde İmam Hatip kursları adıyla kurslar açılmaya
başlanmıştı.

'Ölü yıkayıcısı' değil profesör
oldular!..
Henüz lise kısmı bile olmayan İmam Hatip okullarına sadece
dinlerini öğrenmek için kayıt yaptırıp, bin bir fedakârlıkla
okuyan ilk mezunlar, bugün birer 'profesör ve din otoritesi'
olarak Türkiye'ye hizmet ediyor.
Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Saim Yeprem, Prof. Dr.
İsmail Karaçam, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, eski Diyanet İşleri
Başkanı Tayyar Altıkulaç, eski İstanbul Müftüsü Selahattin
Kaya... ve 1951'den bugüne kadar İlahiyat sahasında hizmet veren
onlarca kaliteli isim... Onlar, İmam Hatip Okulları'nın ilk
öğrencileri ve mezunları olmanın hem bahtiyarlığını, hem de
zorluğunu yaşadılar. İstanbul'da Celalettin Ökten, diğer illerde
onun gibi bir çok manevi kahramanın "Siz Türkiye'ye lazımsınız"
diyerek yetiştirdiği ilk mezunlarla bugünün birer "otoriteleri"
olarak ilk İHL'leri konuştuk.
Lise kısmı bile açılmamıştı
İstanbul'da uzun yıllar İl Müftülüğü yapan Selahattin Kaya,
1951'de açılan imam hatip okullarının ilk birkaç öğrencisinden
biriydi. Kaya, İHO'na hangi şartlarda ve niçin kayıt
yaptırdığını şöyle anlatı: "Biz de bu okullara ne gibi haklar
verileceğini bilmeden gittik. Çünkü dini eğitim almak istiyorduk
ve başka çaremiz yoktu. Bir de tahsil belgemiz olursa iyi olur
diye düşündük. Tabi bu belgeyi alıncaya kadar epeyce zahmet
çektik. Örneğin okula kayıt yaptırdıktan sonra paso alacağımız
zaman, burası "kurs mu okul mu" diyerek zorluk çıkarıyorlardı.
Okula gidip gelirken insanlar "Cenaze yıkayıcısı mı
olacaksınız?"şeklinde müstehzi sorular soruyordu. Bir çok aile
çocuklarını bu yüzden göndermedi. Biz kayıt yaptırdığımızda
henüz bu okulların lise kısmı yoktu, ancak açılmasını ümit
ediyorduk. Sonunda lise kısmı açıldı, bu kez üniversiteye
giremeyeceğimizi söylediler. Ben Arapça'ya meraklı olduğum için
Arap Dili Bölümü'nde okumak istiyordum. Buraya girebilmek için
liselerin fark derslerini vererek ikinci bir lise mezunu oldum.
Bu şekilde istediğim bölümde okuyabildim.
Sadece 7 ilde açılmasına izin verildiği için, Anadolu'dan gelen
arkadaşlarımız da oldu. Onlar da genelde fakir ailelerin
çocuklarıydı. Bir çoğu cami köşelerinde, camilerin
kömürlüklerinde zor şartlar altında tahsil hayatlarını devam
ettirdiler. Bizi bu şartlarda okumaya motive eden şey ise başta
Celalettin Ökten hocamız olmak üzere diğer hocalarımızın
azmiydi. Hocalarımızın kalitesi de önemliydi. Bir Zekai Konrapa,
bir Ali Rıza Salman, bir Hüsrev Hoca gerçekten iyi yetişmiş
insanlardı. Hemen hepsi rahmetli oldu. Son devrin alimleriydi
onlar. Sonuçta bu okulların Türk halkının İslam'ı hurafelerden
arındırılmış olarak öğrenmesinde önemli katkısı oldu. Bizim
dinimizin en büyük düşmanı cehalettir. Ayrıca Diyanet İşleri
Başkanlığı'nda 80 binden fazla görevli var. Bunların neredeyse
tamamı İHL mezunudur. Eğer İHL'ler olmasaydı bu ihtiyaç nereden
karşılanacaktı?
Benimle alay eden hocamın oğlu İmam Hatip'te öğrencim oldu
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.
Bekir Topaloğlu 1958 İstanbul İHO mezunu. Bugün, Diyanet İşleri
Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olan Prof. Dr. Mustafa
Saim Yeprem, Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar Altıkulaç,
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.
İsmail Karaçam ise Topaloğlu'nun dönem arkadaşlarından bir kaçı.
Bu isimler, aynı zamanda Türkiye'ye 'İslam Ansiklopedisi' gibi
bir hazineyi kazandıran kurulun belkemiğini oluşturan isimler.
Prof. Dr. Topaloğlu ise 1950'lerde İmam Hatip'li olmayı şöyle
anlattı:
"Devlet eliyle açılan bu okullara insanlar tereddütle
bakıyorlardı. Çünkü uzun yıllar din eğitimi verilmezken bir anda
imam hatip kursu ve ardından da imam hatip okulu açılmıştı.
Büyüklerimiz de acaba bu okulda eğitim dine uygun bir şekilde
olur mu diye düşünüyordu. Ancak bu tutum çok sürmedi. Halkımızın
birinci dünya savaşından itibaren hem ekonomik açıdan, hem din
özgürlüğü açısından çektiği büyük ıstıraplar vardı. Biz çocuktuk
fazla farkında değildik. Ancak cenazeler kaldırılamıyordu,
halkın büyük isteği vardı ve inanacağı emin olacağı bir kurum
aranıyordu. Hafızlık müessesesi, Karadeniz bölgesinde gizliden
gizliye de olsa devam ediyordu. Ancak bu kadar. Biz de tam bu
ortamda, yangından, susuzluktan kurtulmaya çalışan insanlar
gibiydik. İmam Hatip Okulları da bir nevi susuzluğumuzu giderdi.
İmam Hatip Lisesi'nin öğretmenleri çeşitli mesleklerden, pek
dinle ilişkisi olmayan insanlardı. Bizden üst sınıftaki
öğrencilere "Çocuklar siz zekisiniz, terbiyelisiniz, ama bu
okula gelmekle kendinize yazık ettiniz çünkü bu okulun lisesi
açılmaz" derlermiş. Ancak bizdeki inanç hiçbir zaman sarsılmadı.
Sonuçta lise kısmı açıldı. Ardından İlahiyat Fakültesi
kapılarını bizlere açtı. Biz de öğretmen olarak tekrar İmam
Hatip'lere döndük. Bu sırada çok enteresandır. Beni İHL'den
vazgeçirmek isteyen hocalarımdan birisinin oğlu benim İstanbul
İmam Hatip Okulu'nda öğrencim oldu.
Hayırseverler okullara sahip çıktı
Maddi imkansızlık İmam Hatip Okulları'nın önünde bir engeldi.
Celalettin Ökten Hoca'nın oğlu Prof. Saadettin Ökten, işte bu
sırada imdada İlim Yayma Cemiyeti'nin yetiştiğini anlatıyor.
Prof. Dr. Ökten "İlim Yayma Cemiyeti o zamanki kadrosuyla moral
ve finans bakımından bu işleri üstlendi. İmam-Hatip okullarını
maddeten, bana göre daha önemlisi mânen destekledi" diyor.
Ökten'in dediği gibi, İstanbul Sirkeci'de bir araya gelen 68
mümtaz hayırsever ve vatanperver insan, millî ve mânevî
değerlerimizi ihyâ ederek geleceğe taşımak, ilim ve irfan
çalışmalarını destekleyerek yaygınlaştırmak için 11 Ekim 1951
tarihinde İlim Yayma Cemiyeti'ni kurmuştu. Cemiyetin ilk yönetim
kurulu ise Başkan Avukat Seniyüddin Başak, Vehbi Bilimler, Nazif
Çelebi, Cemalettin Tunç, Avukat Yusuf Türel, Hamid Çağıl, ve
Mazhar Sündüs'ten oluşuyordu.
İmam Hatipleri sahiplenen ruh!
Tarih 3 Ocak 1952. İlim Yayma Cemiyeti'nin "5" Numaralı Kararı.
İdare Heyeti, Reis, Seniyüddin başkanlığında Nazif Çelebi, Yusuf
Türel, Mazhar Sündüs, Hamit Çağıl, Cemalettin Tunç'un huzuru ile
toplandı.
1-Pek fakir ve muhtaç oldukları anlaşılan imam hatip mektebi
talebelerinin üzerlerindeki elbiselerinin çok eski ve yırtık
olduğu görülmüş, talebelik şerefine sığmayan bu halin önlenmesi
için, birer kat elbise yaptırılması kararlaştırılarak, kumaşları
Ömer Avniyol, Hulusi Topbaş, firması temin edeceğini vaat
etmekte, diktirilmesi için Nazif Çelebi'ye selahiyet
verilmesine, dikiş ve levazım ücretinin cemiyetimiz tarafından
ödenmesine karar verildi.
İMAM HATİP'İN AĞABEYİYDİM
Prof. Dr. Hayreddin Karaman Türkiye'nin "İslam fıkhı"
konusundaki parmakla gösterilir birkaç isminden biri. Konya İmam
Hatip Okulu'ndan mezun olan Karaman tebessüm ettiren anılarıyla
ilk yılları anlattı.
Benim ortaöğretim yaşımda İmam Hatip Okulları yoktu, ancak bu
okulların açıldığını duyunca, askere gitmeden tahsilimi yapayım
diye hemen Konya'ya giderek okula kaydımı -yaş sebebiyle uzun
bir mücadeleden sonra- yaptırdım. Bir yanda vazife, bir yanda
okul, bir yanda özel tahsil ve üstüne üslük gelirin yetmezliği
katmerli zorluklar idi. Bir de bu okulların geleceğinin belirsiz
olması durumu vardı. İmam Hatip mezunlarını hiçbir fakülte ve
yüksek okul kabul etmiyordu, ufukta gözüken vazife, okulu
bitirir bitirmez köy imamlığı idi. Benim okuduğum yıllarda İmam
Hatip Okulunun orta kısmı dört, lise kısmı üç yıl idi, orta
kısmı bitirdiğim zaman gerçek yaşım yirmi iki olmuştu ve üç
yıldan beri nişanlı idim, lise birde evlendim, okulu bitirinceye
kadar iki de çocuğumuz oldu. Geçinebilmek için bir camide
cemaatin verdiği maaşla imamlık yapıyor, sabah namazından sonra
acele ile kahvaltı yapıp bisikletime atlayarak okula gidiyordum.
Dışımızdaki kesim, bize hep şüpheli baktılar; pek azı bizim
dinde reform yapacağımızı umuyor ve bekliyorlardı, çoğu ise
"Bunlar irticaı hortlatacaklar, bu okullar kapatılmalı,
öğrencileri köylere imam olmalı, başka (yüksek) tahsil
yapmalarına imkan verilmemeli" diyorlardı.
Hoca beni müfettiş sandı
Okula ilk gittiğim gün -yaş küçültmekle uğraştığım için bir ay
kadar gecikmiştim- ders saati idi, boyum posum oldukça gelişmiş
olduğundan kapıyı çalıp içeri girince öğrenciler rap diye ayağa
kalktı. Hocamız Abdullah Efendi de kalkmaya yöneldi, ben anlık
bir tereddütten sonra en hızlı tanınma alameti olarak hocanın
elini öpmeye yöneldim, bu sebeple hoca benim talebe olduğumu
hemen anladı. Benim gibi okula yaşlı girenler vardı, ben
"ağabey" konumunda idim, gerektiğinde sözüm birçok hocadan ve
idarecilerden daha fazla etkili olurdu.
İmam Hatip Mektepleri'nin kapatılması kanunsuzluktu
Tek Parti döneminin son Millî Eğitim Bakanı olan Tahsin
Banguoğlu, 3 Ocak 1949 tarihinde, Meclis oturumunda yaptığı
konuşmada ve daha sonra yazdıklarında İmam Hatip kurslarının
açılmasını şöyle anlatıyordu: "Aslında İmam Hatip Mekteplerinin
kapatılması bir kanunsuzluk olmuştur. İmam-Hatip Kurslarını 1924
tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun emredici hükmüne dayanarak
açacaktık. İhtiyaç o kadar acildi ki ilk sınıf mezunlarına da
bir ehliyet verip onları imam yapmayı düşündük. İmam Hatip
Kurslarını önce 10 il merkezinde açabiliyorduk, çünkü ehliyetli
hoca bulabilme güçlüğümüz vardı. Hatırlarım, İstanbul'daki
İmam-Hatip Kursu'nu teftişe gittiğimde onu Etyemez' de bir eski
sıbyan mektebi binasında açılmış buldum. Kürsüde benim liseden
hocam Celal Ökten vardı. Bana yerini vermek istedi. Hocam, ben
gene sizin talebenizim, dedim, bir sıraya oturdum. Hoca da
yerine oturdu, ama ağlıyordu. Benim de gözlerim yaşlıydı..."
Fişlenme korkusu vardı
CHP yönetiminin halkın dini ihtiyaçlarına daha fazla
dayanamayarak pes ettiğinin ipuçlarını veren Banguoğlu'nun bu
sözleri şöyle devam ediyor: "Uzun bir kapalı rejim devri sonunda
dinî eğitim sahasında meydana gelen bu ilk gelişme o devir
tarihimizde bir ilk revizyondu. Bu çok dikenli yolda benim bir
hizmetim olabildiyse Allah kabul etsin" Celal Hoca'nın oğlu
Prof. Dr. Sadettin Ökten ise o dönemi şöyle anlatıyor: "Bu kursa
katılan öğrenciler hem ileri yaşlardaydı , hem de baskıcı
rejimden ürküyorlardı. Ayrıca bu kurslara devam edenlerin
fişleneceği korkusu nedeniyle kimse gitmeye cesaret edemiyordu."
İmam Hatip Okulları açılıyor
İmam-Hatip Kurslarının, ülkenin din görevlisi ihtiyacını nitelik
ve nicelik itibariyle karşılamayacağı, açıldığı günlerden beri
bilinmekteydi. 14 Mayıs 1950 seçimleri sonucu iş başına gelen
Demokrat Parti iktidarı tarafından, halkın din ve maneviyat
alanındaki istekleri dikkate alınarak din öğretimi alanında bazı
olumlu gelişmeler başlatılmıştı. İstanbul'da Vefa Lisesi'nden
edebiyat öğretmeni olarak emekli olan Celalettin Ökten, uzun
süredir İmam Hatip Okulları projesi üzerinde çalışıyordu.
Ökten'in oğlu ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi emekli
öğretim üyesi Prof. Dr. Sadettin Ökten bu konuyu şöyle
anlatıyor: "İmam Hatip Okulları projesini babam rahmetli
Celaleddin Ökten düşünmüştü. Sadece düşünmekle kalmamış, yazmış,
çizmiş, hesaplamış, sonra siyasal iktidar müspet bakınca,
Ankara'ya taşımış ve kabul ettirmişti" Celal Hoca'nın İmam Hatip
Okulları projesini kabul ettirdiği kişi ise dönemin Milli Eğitim
Bakanı Tevfik İleri'ydi. İHL'lerin açılmasının ülkenin
menfaatine olacağına inanan Tevfik İleri bu projeyi, sadece
kabul etmekle kalmamış, zamanla bu okulları sahiplenen
insanlardan biri olmuştu. İleri, 3 Ocak 1951 tarihli Cumhuriyet
Gazetesi'nde yayınlanan bir açıklamasında şunları söylemişti:
"İmam Hatip Okulları'nın açılması zaruretine inanıyoruz. Çünkü
Türk milletine hitap edecek olgun, kültürlü hatip ve imamların
yetişmesini arzu ediyoruz"
İstanbul İmam Hatip sembol oldu
Tevfik İleri'nin projeyi kabul etmesinin ardından 13 Ekim 1950
tarihli Müdürler Komisyonu Kararı ile, İmam Hatip Okulları,
1951-52 öğretim yılında ilkokula dayalı dört yıl öğrenim süresi
olan okullar olarak öğretime başladı. İstanbul başta olmak üzere
Ankara, Konya, Adana, Isparta, Kayseri ve Kahramanmaraş'ta ilk
İmam Hatip Okulları açıldı. Bu okulların birinci devreleri
1954-1955 ders yılında mezunlarını verince, ikinci devresi üç
yıl olarak açıldı ve böylece yedi yıllık İmam Hatip Okulları,
Türk eğitim tarihindeki yerini aldı.
İmam Hatip Liseleri'nin tarihinde gerek mezunları, gerekse
Türkiye'nin kalbinin attığı bir şehirde olması nedeniyle
İstanbul İmam Hatip Okulu adeta İHL'lerin sembolü oldu. Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan'ın da mezunları arasında yer aldığı okuldan
yetişen birçok bilim adamı, bugün başta Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi olmak üzere birçok noktada hizmetlerine devam
ediyor. İstanbul İmam Hatip Okulu'nu önemli kılan bir başka
nokta ise İmam Hatip Liselerinin halk tarafından sahiplenilme
sürecinin ilk başladığı okul olması. İlk olarak Samatya
Etyemez'deki İmam Hatip Kursu'nun İmam Hatip Okulu'na
dönüştürülmesiyle faaliyetine başlayan İstanbul İmam Hatip
Okulu, vakit geçirilmeden İstanbul Vefa'da eski bir bina,
çevreden toplanan yardımlarla okul haline getirilerek eğitime
başladı.
Celal Hoca, 69 yaşında okul inşaatında çalıştı
İstanbul İmam Hatip Okulu'nun ilk mezunlarından biri olan
İstanbul eski Müftüsü Selahattin Kaya, ilk İHL'lerin eğitime
hangi şartlarda başladığını şöyle anlatıyor: "İlk olarak eğitime
Langa'da bir binada, eski bir taş mektepte başladık. Talebe
fazlaydı. Bu nedenle sabahçı-öğlenci şeklinde okuduk. Daha sonra
Vefa'da eskiden ortaokul olarak kullanılmış bir ahşap konak
bulundu. Hiç unutmuyorum. İlk gittiğimiz zaman, bina ahşap
olduğu için oldukça çok kötü durumdaydı. Talebeler bilfiil
çalıştı. Biz fazla içinde değildik ama özellikle "İhsari kısım"
denilen, yani daha önce açılan İmam Hatip Kurslarına katılmış
öğrencilerin bulunduğu sınıflardaki ağabeylerimiz ve yurtlarda
kalanlar bilfiil çalıştı. Celal Hoca da yaşlılık haline rağmen
bir genç delikanlı gibi okulun işleri için koşturuyordu."
Kaya'nın bu hatıraları, 65 yaşında öğretmenlikten emekli olan ve
sonrasında İmam Hatip Okullarının açılması için mücadele etmeye
başlayan Celalettin Ökten'in, 70'e bir adım kalan yaşına rağmen
gösterdiği çabasını gözler önüne seriyor.
Tuvaletleri bile temizliyordu
İmam Hatip Okullarında öğretmen olarak da görev yapan Nurettin
Topçu, bu okulların açılmasında en önemli payın sahibi olan
Celal Hoca'nın hayatını anlatan Mustafa Özdamar'ın "Celal Hoca"
isimli belgesel kitabındaki hatıralarında şunları söylüyor: "Bir
tatil günü İmam Hatip Okulu'na gittiğim de Celal Hoca'yı tuvalet
temizlerken gördüm. 'Hocam bu genç işidir, gençler yapsın'
dedim. Gülümseyerek 'Gençler yaptıkları işlerle şahsiyetleri
arasında irtibat kurarlar. Yarın tuvalet temizleyip okudum
diyerek kompleks sahibi olurlar. Onların gürbüz bir fidan gibi
yetişmeleri bizim mesuliyetimizin icabıdır' dedi." Aynı belgesel
kitapta, İmam Hatip Liselerinin ilk mezunlarından olan İstanbul
İlahiyat Fakültesi eski Sekreteri Ahmet Kahraman ise Celal
Hoca'nın taassuba ve onun karşısındaki kayıtsızlığa tahammülü
olmadığını anlatarak "Celal Hoca, İmam Hatip Okullarında modern
ilimlerle donanmış, asrın ihtiyaçlarının idrakinde ve tavizsiz
fakat müsamahakar din adamı yetiştirmek istiyordu" diyor.
Tevfik İleri, İHL'leri neden sahiplendi?
1951 yılında açılan İstanbul İmam Hatip Okulu'nun ilk
mezunlarından biri olan İstanbul eski Müftüsü Selahattin Kaya,
Tevfik İleri'nin İHL projesini neden sahiplendiğinin ipuçlarını
veren anılarını şöyle anlatıyor: İmam Hatip Okullarının
açılmasını isteyen ve buraya çocuklarını göndermeye hazırlanan
insanlar, maddi olarak imkansızlık içindeydiler. Öğrenciler ya
İlim Yayma Cemiyeti'nin verdiği harçlıklarla, ya da bir camiye
sığınmışlarsa, o cami imamının maddi manevi desteğiyle okula
devam edebiliyorlardı. Babam esnaftı ve evimiz vardı. Ben öyle
gider gelirdim ama benim gibi olan öğrencilerin oranı ancak
yüzde 20 idi. Diğerleri hep dışarıdan gelenlerdi. Özellikle ilk
yıllar bu arkadaşlarımız için çok sıkıntılı geçti. İlim Yayma
Cemiyeti yiyecek-giyecek yardımları yaptı. Milli Eğitim Bakanı
Tevfik İleri bir gün biz Akaid dersindeyken sınıfımıza geldi ve
kendisinin de yokluklar içinde okuduğunu anlattı. Öğrencilik
yıllarında sadece tek bir çift ayakkabıları olduğunu ve
ağabeyiyle birlikte değişerek giydiklerini söyledi."

İmam Hatipler kapatılsın
diye rüşvet teklif edilmiş
İlim Yayma Cemiyeti, Bakan Tevfik
İleri'den İmam Hatip'lerin sayısının arttırılmasını rica edince,
Bakan, "Beyler; siz ne diyorsunuz, mevcutlarının kapatılması
için Türkiye'nin bütçesi kadar rüşvet teklif ediliyor" demiş.
1951'de açılan İmam Hatip Okulları'nın kuruluşundaki yapısı,
1960 ihtilaline kadar devam etti. Bu okulları milletin hizmetine
sunan Demokrat Parti, on yıllık süre içerisinde yoğun baskılar
altında, İmam Hatip Okulu sayısını 19'a kadar çıkarabildi. Bu
dönemde Demokrat Parti üzerindeki baskı İlim Yayma Cemiyeti (İYC)
kurucularından rahmetli avukat Yusuf Türel tarafından, İYC'nin
1995 yılındaki 45. genel kurulunda şöyle dile getirilmişti:
"Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri okul arkadaşımdı. Bir gün
İleri'yi ziyaret ederek İHL'lerin sayısının artırılmasını
istedik. Dedi ki "Beyler; siz ne diyorsunuz, mevcutlarının
kapatılması için Türkiye'nin bütçesi kadar rüşvet teklif
ediyorlar."
Cemal Gürsel, İstanbul İmam Hatip'i denetledi
1960'ta Demokrat Parti'yi tasfiye eden ihtilal komitesinin
başındaki Cemal Gürsel'e Milli Eğitim Komisyonu üyelerinin de
aralarında olduğu bazı kişiler tarafından İmam Hatip
Okulları'nın kapatılması gerektiği bildirilmişti. Gürsel, İmam
Hatiplerle ilgili son kararını vermeden önce "Bana bir örnek
okul gösterin" demiş, İstanbul İmam Hatip Okulu'nun ismi
verilince de bu okulu incelemeye gelmişti. Bu olayı o tarihte
İstanbul İHO'da öğrenci olan Kirami Ekmekçi şöyle anlatıyor:
"Gürsel haber vermeden okula gelmiş. Biz o sırada fizik kimya
derslerini yaptığımız laboratuardaydık. O yıllarda bir çok
okulda olmayan laboratuarı görünce şaşırmış ve bu okulların
kapatılmaması gerektiğine kanaat getirmişti. O gün yemekte
pirinç pilavı vardı. Zekayı kuvvetlendireceğini söyleyerek,
pirinç yerine bulgur pilavı yememizi tavsiye etti. Biz uzun bir
süre bulgur pilavı yemek zorunda kaldık. Her bulgur pilavı
çıktığında Gürsel'i yâd ederdik."
Millet, okulları sahiplendi
1960 darbesinin hemen ardından görev yapan hükümetler, İmam
Hatip Okulları'nın orta kısımlarının kapatılması için
girişimlerde bulunduysa da,bu okulların sahiplenilmesi nedeniyle
bunu uygulamaya geçiremediler. Bu teşebbüslere ilişkin Prof. Dr.
Hayreddin Karaman'ın şu anısı yeterince ipuçları veriyor: "İsmet
İnönü başbakan iken okullarımızla ilgili olup zararlı bulunan
bazı değişiklikler yapılmıştı. Halk buna tepki gösterdi.
Çorum'dan da esnaf Ankara'ya toplu telgraf çekmiş. Ankara,
emniyete talimat vermiş: "Şu esnafı toplayıp bir gözdağı verin"
diye. Emniyet müdürü telgrafta imzası olan esnafı toplatmış,
karakolda onlara bir nutuk çekerek:"Sizin işiniz gücünüz yok mu,
devletin işine ne karışıyorsunuz, bu okullar sizi ne
ilgilendirir..." demiş. Esnaftan biri ayağa kalkmış ve şöyle
konuşmuş: "Beyefendi, ben dükkanımda çalışırken İmam Hatip Okulu
yaptırma derneği üyeleri bana da geldiler ve yardım istediler,
ben cüzdanımı çıkardım, o günkü aile geçimliğimi ayırdım,
gerisini okul için verdim, bu okul bu kadar benim ve beni
ilgilendiriyor!" Arkadan biri daha, bir diğeri daha konuşunca
müdür, "Canım ben durumu anlamak istedim, tamam öyleyse, oğlum
bekçi bize çay söyle!" diyerek işi tatlıya bağlamış. Halk bu
okullara canıyla, malıyla, gönlüyle destek verdi."
Neden İmam Hatip Liseleri?
İHL'ye yönelik talebin altında yatan en önemli etken hiç
kuşkusuz din eğitimi alma isteği. Bu olguyu daha iyi anlamak
için İHL öğrencileri üzerine yapılan araştırmaların tamamında
öğrencilerin ortalama yüzde 90'ı İmam Hatip Liseleri'ne yönelme
sebebi olarak dini bilgilerini daha iyi öğrenmek belirtiyorlar.
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.
Suat Cebeci tarafından yapılan araştırmada öğrencilere "Niçin
İmam Hatip Liselerini tercih ettiniz?" sorusu yöneltilirken,
öğrencilerin yüzde 71'i dini bilgileri daha iyi öğrenmek için,
yüzde 15'i ailem istediği için yüzde 9'u da din görevlisi olmak
için cevaplarını vermişlerdi. Yine bu konuda daha sonraki
yıllarda yapılan bir çok araştırma da benzer sonuçları ortaya
koydu. TESEV'in yaptığı araştırmada da neden İHL'yi seçtikleri
sorulan öğrenciler "Kendi isteğimle" şeklinde yanıt verdi.
Öğrenci velileriyse çocuklarının pozitif bilimlerin yanında dini
bilgileri alması için bu okullara gönderdiklerini ifade etti.
Türkiye Ekonomik Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV) hazırladığı
"Efsaneler ve Gerçekler: İmam Hatip Liseleri" başlıklı
araştırma-raporunun Dr. Şerif Sayın imzalı sunuş yazısında ise
"Devletin görevinin 'iyi yurttaşlar' yetiştirmek değil,
'yurttaşları iyi' yetiştirmek olması gerektiğine vurgu yaparak
şunları söylüyor: "İmam hatip liseleri bugün iki toplumsal işlev
görmekte: Çocuklarının dinlerini de öğrenmelerini talep eden
toplumsal kesimlerin bu isteğine yanıt getirme; ve kızlarının
ahlaken uygun bir ortamda okumalarını isteyen ebeveynlerin
taleplerini karşılama."
İmam Hatip liselerinde uygulanan eğitim modeli İslam dünyasında
tek olma özelliği taşıyor. Dini bilimlerle pozitif bilimlerin
bir arada okutulduğu bu model başka hiçbir İslam ülkesinde
uygulanmıyor. Halkın İmam Hatiplere olan ilgisi ve sahiplenişini
değere dönüştüren ve yüzlerce bina, yurt yapılmasına öncülük
eden Ensar Vakfı, bugün imam hatip liselerindeki eğitim
kalitesini artırmak için çalışmalar yapıyor. Vakıf Başkanı Ahmet
Şişman ise halkın imam hatipleri sahiplenme sebebini şöyle
anlatıyor: "Birinci sebep okulların yapısıyla ilgili. Vatandaş
çocukları için örflerine, adetlerine, inançlarına uygun eğitim
vereceği bir ortam arıyor ve bunu imam hatiplerde olduğu için
buraya gönderiyordu. Bunun yanı sıra verilen ahlaki davranışlar
da önemli olmaya başladı."
Vatandaş, kendi okulunu kendi yaptı
Şişman, taleple birlikte okulların yetmemeye başladığını,
devletin de yeni okul yapmadığını, bunun üzerine halkın kendi
başın çaresine baktığını ifade ederek şunları dile getirdi:
"İmam hatip liselerinin yüzde 90'dan fazlasını vatandaş doğrudan
yapmış, ya da vatandaş devlet işbirliğiyle yapılmıştır. Doğrudan
devletin yaptığı okullar çok azdır. Zaten MEB'in genel olarak
okul sorunu var. Çoğu okullarda ya iki tedrisat yapılıyor yahut
sınıflar çok kalabalık."
Çıkmaz sokak, ama hala rağbet var
Şişman, okulların ihtiyaca cevap vermesinin en önemli
göstergesini ise şöyle özetledi: "Orta kısımları kapatılmasına
rağmen hala talep var. İlgi azalmadı. Bu da okulların gerçek
ihtiyaca cevap vermesinden kaynaklanıyor. Düşünün orta kısmını
kapatmışsınız, lise kısmında diyorsunuz ki, bu okula girdiniz mi
bir daha hiçbir şekilde çıkmak yok. Yatay geçiş yapamazsın,
dikey olarak üniversiteye gidemezsin. İlahiyat Fakülteleri'nin
kontenjanları da aşağı yukarı onda birine düşürüldü. Tüm imam
hatip mezunu öğrenciler için sadece 950 kontenjan var. Buna
rağmen hala bu okullara rağbet var. Bu olaya böyle bakmak lazım.
İmam Hatipler çıkmaz sokak ama buna rağmen hala rağbet varsa bu
okullara ihtiyaç var demektir. Bu ihtiyaç sosyal bir ihtiyaçtır.
Bu ülkenin insanı, böyle bir eğitimi arzuluyor. Böyle bir
eğitime ihtiyaç duyuyor. Ama bu eğitim kendisine sağlanmıyor.
Buna rağmen ısrar ediyor.
İHL'ler, devlete 150 trilyon lira eğitim katkısı sağladı
Bugün bir okulun maliyeti yaklaşık 500 milyar. Halkın tam
donanımıyla yaptırıp, devletine imam hatip yapılması için
sunduğu okul binalarının sayısı 300'ün çok üzerinde. Yani imam
hatipler sayesinde devletin eğitim için harcaması gereken en az
150 trilyon lira, hiçbir zorlama olmaksızın bizzat halk
tarafından bağışlanmıştı. Ensar Vakfı Başkanı Ahmet Şişman, okul
inşaatlarının devam ettiği dönemde vatandaşların yüzlerce arsa
bağışladığını dile getirerek "Ancak vatandaşlar tarafından
yapılan okullara izin verilmedi. Yani bu binalar eğer Türkiye
çapında alırsak, en az mevcutlar kadar okul yapıldığı halde
açılmasına izin verilmedi. Bahçelievler, Beyoğlu, Kasımpaşa,
Beşiktaş gibi bir çok yerdeki okullar müsaade edilmediği için
açılamadı. Bir o kadar değerin ekonomiye kazandırılması da
engellendi" diyor.
İHL'liler yönetenlerle yönetilenleri yakınlaştırdı
İmam hatip liselerinin halktan gördüğü ilgisinin en önemli
sonucu ise mezunları devlet kademelerinde önemli makamlara
geldikten sonra ortaya çıktı. Prof. Dr. Bekir Topaloğlu bunu
şöyle dile getirdi: Bu hizmeti iki noktada değerlendirebiliriz.
Birincisi din eğitimi alanında iyi elemanlar yetişti. İkinci
olarak da ülkesini seven, birliği beraberliği seven milletini
seven çalışkan dürüst insanlar yetişti ve bu insanların devlet
kademelerinde görev almaları çok önemli bir rol oynadı. Çünkü
ülkemizde yönetenlerle yönetilenler arasında bir kopukluk vardı.
Yönetilenler, yani halk, yönetenlere bir türlü güvenmiyordu.
Öyle ki halkımız çoğu zaman kendi lehine olan kurallara bile
sadece devlet koyduğu için uymuyordu. Çünkü bu kuralları
koyanlarla kendi arasında bir bağ görmediği için bu kuralları
sahiplenmiyordu. Ancak İmam Hatip nesli olarak tarif
edebileceğimiz, (sadece İmam Hatip mezunlarını kast etmiyorum)
insanların, yani bu halkın içinden kiminin kızı, kiminin oğlu,
kiminin damadı, yeğeni akrabası yani halkın içinden olan ve hem
dinine saygılı hem devletin mevzuatına saygılı bu insanların
yönetimde yer almaları, yönetenle, yönetilenler arasındaki
boşluğun doldurulmasında katkıda bulundu."
İHL'ler olmasaydı biz okuyamazdık
TESEV'in yaptırdığı "Efsaneler ve Gerçekler: İmam Hatip
Liseleri" başlıklı araştırmaya katılan kız öğrencilerin yarıya
yakını "İHL'ne gitmeseydiniz başka okula gider miydiniz?"
sorusuna "Hayır gitmezdim" karşılığını verdi.
İmam Hatip Liseleri'nin Türkiye'ye en önemli katkılarından
birisi şüphesiz ki kız çocuklarının eğitimi alanında oldu. Bu
gerçek İHL'ler olumsuz bakanlar tarafından bile itiraf
edilirken, kamuoyu araştırmaları da imam hatip liseleri
olmasaydı, yaklaşık 500 bin kız çocuğunun okuyamayacağını ortaya
kokuyor.
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV) Türkiye
genelinde Adana, Erzurum, Diyarbakır, Samsun İmam Hatip Liseleri
ile İstanbul'da Kağıthane ve Üsküdar Anadolu İmam Hatip
Liseleri'nde 59 öğrenci ve 13 öğretmenle, ayrıca 8 idareci, 38
mezun, 24 veliyle derinlemesine mülakat yapılarak
gerçekleştirdiği "Efsaneler ve Gerçekler: İmam Hatip Liseleri"
başlıklı araştırması imam hatip liseleri ve kız öğrencilerinin
eğitimine ilişkin her şeyi söylüyor. "Kız öğrencilere "İHL'ne
gitmeseydiniz başka okula gider miydiniz?" diye sorulan TESEV
araştırmasında kız öğrencilerin yarıya yakını "Hayır gitmezdim"
karşılığını veriyor. Hayır cevabının büyük kentlerde daha fazla
olduğu dile getirilen aynı araştırmada öğrenciler arasında
İHL'nde öğrenim gördüğü için pişman olan kimsenin bulunmadığı
ifade ediliyor.

Kızlar neden İHL'ne gitmek
istiyor
TESEV araştırmasında Neden imam hatip lisesine geldiniz diye
sorulan kız öğrencilerin verdiği cevaplar ise şu şekilde
sıralanıyor: "Başörtüsü takabilmek, normal eğitimle birlikte din
eğitimi alabilmek, iyi arkadaşlık ilişkileri, öğretmen ve
idarecilerle iyi ilişkiler, kötü alışkanlıklardan uzak olmak vs"
TESEV araştırmasının sonuç bölümünde İHL'li kız öğrencilerin
tercihleri şöyle dile getiriliyor: "Araştırmaya katılan büyük
çoğunluk bir İmam Hatiplilik olgusunun var olduğunu belirtirken,
bu olguyu tarif ederken bir dizi milliyetçi ve muhafazakâr değer
sıralandı ve İHL mezunları arasından "terörist, hırsız,
hortumcu" çıkmadığı ısrarla tekrarlandı. Liselerde seçmeli
Kuran, hadis, gibi derslerin konulması durumunda İHL'ne ilginin
azalıp azalmayacağını sorduğumuz öğrencilerin tümü "azalır"
dedi, ancak bu durumda İHL dışındaki liselere gideceğini
söyleyenlerin oranı düşük oldu."
Aileler, kızlarını okuldan çekiyor
TESEV araştırmasının bir başka çarpıcı sonucu ise şöyleydi:
Özellikle sekiz yıllık kesintisiz eğitime geçilmesiyle birlikte,
bazı muhafazakâr aileler, beşinci sınıftan sonra kızlarını
okullardan çekiyorlar. Hele sekiz yıldan sonra kız öğrencilerin
okutulması konusunda ülkemizde büyük sorunlar yaşanıyor. Söz
konusu aileler, İHL'ye kız çocuklarını, sadece din eğitimi
alsınlar diye değil, aynı zamanda ve belki de daha önemlisi,
ahlaki kaygılarla yolluyorlar. Sonuçta İHL'leri günümüz
Türkiye'sinde kızların okullaşması konusunda, çarpıcı ve olumlu
bir istisna oluşturuyor."
'İnancıma ters düşmeyecek eğitim alsınlar'
Sultan Zozik de İHL'ye yollayan velilerden biri. Ankara,
Demetevler İmam Hatip Lisesi'nde iki kızı eğitim gören Zozik,
"Bir kızım daha var onu da imam hatibe yollayacağım." diyor.
Sultan Hanım'a "Neden? diye soruyoruz" O da şu cevabı veriyor.
"Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Kızlarım 8.sınıfı
bitirinceye kadar gittikleri okulda, her geçen gün benden
uzaklaştılar. Kızlarımla arama uçurumlar girdi. Sekizinci
sınıfın ardından, benim inancıma, yaşantıma ters düşmeyecek,
çocuğumla arama girmeyecek bir şekilde yetişmeleriiçin imam
hatibi tercih ettim. "
Zozik, "Kızlarınızı bu okula vaiz olmaları için mi yolladınız?"
şeklindeki sorumuzu ise şöyle cevaplıyor: "Hiçbir zaman onları
kısıtlamadım. Kızlarım da bir meslek uğruna inançlarından taviz
vermek istemiyor. Büyük kızım, çok başarılı okulda. Katsayı
engeli nedeniyle yurtdışı için çaba harcıyoruz. Bazen bana sitem
ediyor. Ancak imam hatibe gittiği için pişman değil." "İHL
olmasaydı düz liseye yollar mıydınız? diye sorduğumuz Zozik,
TESEV'in araştırmasını teyid ediyor: "Hayır vermeyi
düşünmüyordum. Çünkü derin yaralar açıyordu. Biz aile olarak,
doğru yanlışı göstermemize rağmen, uçurumlar girdi çocuklarımla
arama. Düşündüm henüz daha ilköğretim safhasında biz bu
uçurumlarla uğraşıyorsak, lisede çocuklarım bizden tamamen
kopacaktır. Çünkü verilen eğitim, çocuklarımı benden
koparıyordu. Bu yüzden liseye göndermeyi düşünmüyordum."
Dini eğitim alınmazsa şahsiyette bütünlük olmuyor
Türkiye'de imam hatipler üzerine yapılan tartışmaların
taraflarını, bu pek dillendirilmese de "din eğitimi isteyenler
ile buna karşı olanlar" oluşturuyor. Gariptir ki, Türkiye, din
eğitimi tartışmalarında, karşı olanlar tarafında yer alan bir
çok kişinin, aradan yıllar geçtikten sonra tam tersi beyanlarına
şahit oldu. Bu isimler içinde en önemlisi ise İstanbul
Üniversitesi eski adıyla Darul Fûnun Emini (Rektörü) İsmayıl
Hakkı Baltacıoğlu'ydu. 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul
edilmeden bir ay kadar önce, Edebiyat Fakültesi Reisi (Dekanı)
Fuat Köprülü, Hukuk Fakültesi Reisi Tahsin, Tıp Fakültesi Reisi
Dr. Vasıf ve Fen Fakültesi'ni temsilen Matematikçi Şükrü'den
oluşan bir heyetin çıkarılacak kanunla ilgili görüşlerini
Mustafa Kemal'e nasıl aktardıklarını Baltacıoğlu, "Hayatım"
isimli kitabında şöyle aktarıyor: İzmir'de Atatürk'le heyetin
görüşmesinde mesele şu idi: Terbiye dinî mi olmalı, yoksa millî
mi olmalı? Bu soruyu bana soruyordu. Bütün dikkatimi topladım ve
şu cevabı verdim: 'Din içtimaî bir müessesedir. Realitede
yaşamaktadır. Fakat devlet onu mekteplerinde öğretmeye mecbur
değildir. Devlet terbiyesinin karakteri ancak millî olabilir.
İnkılâp maarif müesseselerini lâikleştirmelidir. Türk milleti
dünyanın en realist, en müspet kafalı bir milletidir. Cevabımın
iyi karşılandığını seziyordum..."
Dinin önemini 50 yaşından sonra anladı
Baltacıoğlu, bu konuşmasından yaklaşık 25 yıl sonra ise Ankara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nin açılması konusu Meclis'te
müzakere edilirken yaptığı konuşmada ise şunları söylemişti:
"Yeni nesilde bir nevî şahsiyet zaafı vardır. Bu bizde yoktur.
Çünkü politik şeâmet bir tarafa, bizim neslin formasyonu
bütündür, dinî terbiye almıştır. Formasyon bütün olmazsa bir
aralık şahsiyette tezatlar, otomizm psikolojik başlar. Ben ancak
50 yaşından sonra şu kanaate vardım, bir insan, dini formasyona
tâbî tutulmazsa şahsiyette bütünlük olmuyor."
'İmam-Hatip'ler sayesinde kızlar üniversiteli oldu'
Prof. Dr. Beyza Bilgin, İmam-Hatiplerde başörtüsüyle
okunabilmesi ve üniversite yolunun açılması sayesinde kızların
okullu olma hayallerini gerçekleştirdiklerini söyledi.
Türkiye'de kız çocuklarının okutulması yönünde önemli çabalar
harcayan ve bunu sık sık dile getiren Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beyza Bilgin
de sorularımızı cevapladı.
Kız çocuklarının okutulması noktasında İmam Hatiplerin bir
fonksiyonu olduğunu düşünüyor musunuz?
Benim İmam Hatip Okuluna öğretmen olduğum yıl kız öğrenci kayıt
edilmeye başlandı. Önce, imam hatip yetiştirecek bir okula kız
öğrenci alınamayacağı ileri sürülmüş, sonra okulun yazılı kabul
şartlarında cinsiyet bildirilmediği fark edilmiş ve kızların
kaydı yapılmış. Ben Yozgat'ta iken üç kız öğrenciyi
hatırlıyorum. Ben o yıl hastalandım ve sağlık sebebi ile
Ankara'ya ailemin yanına tayin edildim. Benim arkamdan, yani bir
yıl sonra veliler, kızların büyüdüğünü, erkeklerle baş açık
okuyamayacaklarını ileri sürüp, başörtüsü isteğinde bulunmuş.
Zaman içinde kızlar için özel sınıf açan İmam Hatip okulları
oldu, hatta okulu böldüler, bahçeyi böldüler, kapıları
ayırdılar, bununla birlikte kız öğrenci sayısı da arttı. Benim
kanaatim o kızlar, İmam Hatip okulu olmasaydı, orta okula
gönderilmeyecek olan kızlardı. Bu kızlar sadece Kuran Kursu
öğretmeni olmakla kalmadı, lise fark dersleri sınavlarını
verebilenler veya daha sonra, İmam hatip okullarına Lise hakkı
verildikten sonra üniversite sınavlarında başarılı olanlar
üniversiteye de gidebildiler. İmam Hatipler ve kızların
başörtülü olarak devam edebilmesi sayesinde kız öğrenci kaydı
arttı ama istenmeyen olaylar da yaşandı.
Bir zamanlar kızlar üniversiteye yollanmazdı. Bu durumun
aşılmasında İHL'lerin bir katkısı oldu mu sizce?
İmam hatiplere üniversiteye gidebilme hakkı verilmesi ve tabii
başörtüsü sayesinde olmuştur. Başörtüsü sayesinde okullu olacak
kızların hevesleri yerine gelebilmiştir. Ancak bunu art niyetli
kullananlar da olmuştur. Bugün durum eskisi gibi değil. Meslek
liseleri ile düz liseler üniversite sınavında aynı şartlarda
yarışamıyor. Meslek liseleri mezunlarının bıranşları
doğrultusunda yüksek tahsil yapması ilkesi yürürlükte. Kızlar
daha çok İlahiyat fakültelerine girebiliyor. Kızlar çok çalışkan
olduğu için de erkekleri geçiyor ve İlahiyat Fakültelerinde,
özellikle öğretmenlik bölümünde kız sayısı erkek sayısını
aşıyor. Bu kadınlar açısından iyidir, Bin yıllık mazimizde İslam
alanında hep erkekler öğrenim gördü ve kadınları evin içi ile
sınırlayan fetvalarla şöhret yaptılar. Şimdi kadınlar İslam'ın
kendileri ile ilgili haberlerini, bizzat Allah'ın sözlerini
okuyarak öğreniyorlar. Bir süre böyle gitmesi iyi olur,
kanaatindeyim.
Özellikle köylerde yaşayan vatandaşların İmam Hatip liselerine
yoğun ilgisinin sebebi nedir?
O zamanlar İmam Hatip Okuluna erkek öğrenciler de ağırlıklı
olarak köylerden veya küçük yerleşme bölgelerinden geliyordu.
Dışarıda Kuran Kursuna gitmiş, Kuran öğrenmiş, tam veya yarı
hafız olmuş gençler, ya öğrenci olarak geliyor, din görevlisi
olmak için okuyorlardı, ya da dışardan tek tek bütün derslere
hazırlanıp sınıflara göre sınavlara giriyor ve diploma
alıyorlardı. Bu bir meslekti. Lise hakkı verilince veliler şöyle
düşünmeye başladılar: Nasıl olsa diğer liseler gibi bunların da
önü açık, düz liseye gideceğine İmam Hatip Lisesine gitsin
gençler, böylece Kuran bilgisini de öğrenmiş olurlar. Anarşi
döneminde bu okullarda hadise olmaması da onlara rağbeti
arttırmıştı.
Binlerce kız okullu oldu
İmam hatip okulları yönetmeliğinde, imam hatipte okuyabilecek
öğrenciler için her hangi bir cinsiyet şartı belirtilmemesi
nedeniyle 1960'lı yılların sonlarına doğru aileler kız
çocuklarını imam hatip okullarına kaydettirmeye başladı. Ancak
1972'de yürürlüğe konulan "İmam Hatip Okulu İdare
Yönetmeliği'nin 117. maddesi ile kız öğrencilerin kayıt
yaptırmaları yasaklandı. Bunun üzerineimam hatipe kızını
kaydettirmek isteyen bir veli, Anayasa'nın eşitlik ilkesinin
ihlal edildiği gerekçesiyle hukuk mücadelesine girişti ve bu
uzun mücadelenin sonunda Danıştay 11. Dairesi'nin 14 Aralık 1976
tarihinde verdiği kararla, İHO'na kız öğrenciler resmen alınmaya
başlandı. Kız öğrencilerin imam hatip liselerindeki oranı ise
yukarda belirtilen nedenlere bağlı olarak özellikle 1990'lı
yıllardan itibaren artmaya başladı. İmam hatip liselerinden
bugüne kadar mezun olan öğrencilerin sayısının, orta okuldan
veya liselerin ara sınıfların başka okullara geçiş yapan
öğrenciler de eklendiğin de yaklaşık 2 milyon civarında olduğu
tahmin ediliyor. Kızların imam hatiplere alınmaya başlandığı
tarihten itibaren kız öğrencilerin oranı ise yüzde 30 ile 50
oranında değişiklik gösteriyor. Buna göre yaklaşık 400-500 bin
kız öğrencinin imam hatiple tanıştığı tahmin ediliyor.
İHL'lerin adı başarı oldu
İmam Hatip Liseliler, diğer okul öğrencileriyle eşit şartlarda
yarıştıkları dönemlerde üniversite sınavında derece yaparken,
kültürel ve sportif faaliyetlerdeki başarıları ile de adlarından
söz ettiriyordu.
İmam Hatip Okulu öğrencilerinin başarıları 1954 yılında
Türkiye'ye gelerek yaklaşık 6 ay süre ile İmam Hatip Okulları
hakkında bir araştırma yapan Prof. Dr. Howard A. Reed tarafından
da dile getirilecekti. Bir yabancı gözüyle İmam Hatip Okullarına
ilişkin çarpıcı tespitler yapan Reed, birçok kitaba konulan bu
tespitlerinde İmam Hatip Okullarına devam eden bütün
öğrencilerin istisnasız olarak okullara kendi istekleri ile
geldiğini belirtirken şunları dile getirmekteydi: İmam Hatip
öğrencileri, çok disiplinli ve diğer okul öğrencilerine nispetle
çok daha terbiyelidirler. Onların bu üstün vasıfları, hem
liselerde, hem İmam Hatip Okullarında hocalık yapan
öğretmenlerin tespitleri ile sabittir"
İHL'liler özellikle diğer okul öğrencileriyle eşit şartlarda
yarıştıkları 1973-1997 döneminde, başta üniversite sınavları
olmak üzere kültürel ve sportif faaliyetlerdeki başarıları ile
adlarından söz ettirdi. 1993-94 öğretim yılında "Liseler
Yarışıyor" adlı bilgi yarışmasında İstanbul'un seçkin 121 lisesi
içinden Kadıköy İHL birinci oldu. Yine Kayseri'de 16 lise
arasında düzenlenen bilgi yarışmasında Kayseri İHL birinci
olurken, yine Bursa'da 45 lise arasında yapılan yarışmada İHL
öğrencileri ikinci olma başarısını gösterdi. Bunların yanısıra,
İHL öğrencileri, Konya, Safranbolu, Niğde, Aksaray, Nevşehir,
İzmir, Turhal, Arapkir, Yozgat, Kastamonu gibi illerde de
kültürel ve sportif başarılara imza attı.
Üniversite sınavında İHL farkı
Türkiye, İmam Hatip Liselerinin başarılarının farkına ise 1994
yılında varacaktı. Çünkü o yıl Kartal Anadolu İHL son sınıf
öğrencisi Mustafa Önder Kıyıklık, Öğrenci Yerleştirme Sınavı Fen
Bilimleri Dalı'nda birinci olacaktı. Kıyıklık'ın bu başarısı bir
anda gözleri ve beraberinde ilgiyi İHL'lere çevirmişti. Bir
sonraki yıl, 1995 Öğrenci Yerleştirme Sınavı'nda ise Kartal
Anadolu İHL Öğrencisi Selçuk Şimşek de Türkçe-Sosyal ikincisi
olacak ve İmam Hatiplerin başarıları perçinlenecekti. İmam Hatip
Liselerinin üniversite sınavındaki başarıları, YÖK'ün 1999
yılından itibaren uygulamaya koyduğu katsayı engeline kadar
devam etti. Geçtiğimiz, yani kat sayı engelinin hüküm sürdüğü
sınavda Kartal AİHL'den Esra Eğici isimli öğrenci aldığı Sayısal
284. 82, Esma Kartın Eşit Ağırlıklı 284. 12, Tokat Zile İmam
Hatip Lisesi'nden Ayşe Mine Mağat da Sözel 285.29 ham
puanlarıyla tüm moral ve motivasyon eksikliği ve engellere
rağmen bile İHL'lerin ÖSS'de nasıl bir başarı
gösterebileceklerini ortaya koyuyordu. TESEV'in imam hatiplerle
ilgili yaptığı araştırmada Anadolu İHL bulunmayan Erzurum,
Diyarbakır ve Adana'da İmam Hatip Liseleri ile diğer liselerin
üniversite sınavındaki yerleşme oranları kıyaslanmış, birkaç
yıllık istatistikler göz önüne alınarak Fen ve Anadolu ve özel
liselerin İHL'ler karşısında ezici üstünlüğü olduğu iddia
edilmişti. Bu kıyaslamada eğitimin kalitesinin daha yüksek
olduğu Anadolu İHL'lerin hiçbiri ise göz önüne alınmamıştı. Aynı
kıyaslamada yer alan bilgilere göre İmam Hatipler, katsayı
engeline takılıncaya kadar düz liselerden daha başarılı olurken,
meslek liselerini ise çok geride bırakıyordu. İHL'lerin, henüz
katsayı problemi yokken diğer meslek liseleri ve düz liselere
nazaran daha başarılı olmasının açıklaması TESEV raporuna şu
cümlelerle yansıyordu: "Kalabalık sınıflar ve eğitim kalitesi
tartışılan normal liselerle İHL arasında belirgin bir farklılık
göze çarpmıyor. Meslek liseleriyle karşılaştırıldığında ise
İHL'nin belirgin bir üstünlüğünden bahsetmek mümkün. Ancak
İHL'deki kültür dersi oranının diğer meslek liselerine kıyasla
daha yüksek olduğu akıllarda tutulmalı." Bu aslında şu demekti:
İHL'lerdeki din derslerinin yanında verilen kültür dersleri
fazlasıyla yeterli. Hatta bu dersler İHL'li öğrencileri, belki
az bir farkla bile olsa üniversite sınavında düz liseli
öğrencilerin önüne geçiriyor.
Metafizik bilgi, başarıyı getiriyor
Araştırmacı-yazar Mehmet Niyazi Özdemir, İmam Hatip Liselerinin
neden başarılı olduğuna ilişkin şu görüşlerini dile getiriyor:
"Bana sorarsan hayatın iki kaynağı var. Birisi metafizik din,
diğeri ilimdir. Bütün sanat hareketlerı ki, biz bunlara insanî
faaliyet diyoruz. Bütün sanatsal faaliyetin ardına baktığımız
zaman metafizik kaygılar gayretler ürpertiler görürsünüz. Sanat
ruhi bir olaydır. Mikelanj, Hz Musa'ya inanmasa "15 sene bir
taşı yontup ayağa kalk Musa" der mi, Dostoyevski, koyu bir
Ortadoks olmasaydı, Karamazof Kardeşleri, Suç ve Ceza'yı
yazabilir miydi? Metafizik dünyası olan insanlar eğer tabiî
olayla rı insani bir gözle izah edecek bilimlere sahip değilse,
o metafizik urgan olup senin boğazına dolanır yok eder seni.
Ancak İmam Hatip Okullarındaki hem metafizik hem müspet
bilimlerle meczolmuş bir eğitim alan öğrenciler, lise
çıkışlılardan yani bizlerden daha başarılı oluyorlardı. Al İHL
mezununu al lise mezununu karşılaştır. Arada dağlar kadar fark
görürsün. Al İmam Hatipli doçenti, al liseli doçenti arada
dağlar kadar fark görürsün. Mutlaka istisnalar vardır. Çünkü
onlar ıstılahlara hakim oluyor, onlar eski yazıya bizden daha
çabuk hakim oluyor. Çok küçük yaşta Arapça'yla tanıştıkları için
hafızaları yabancı dil alanında bizden iyi oluyor. "
Katsayının olmadığı her alanda başarı var
İmam Hatip Lisesi öğrencileri, ÖSS'de katsayı engeline takılsa
da kültürel ve sportif alanlarda hiçbir engel tanımıyor. Sadece
İstanbul'daki İHL'lerin başarıları bile sayfalar tutuyor. Eyüp
Anadolu İmam Hatip Lisesi de başarılı öğrenci yetiştiren
okullardan biri. Geçtiğimiz yıl PTT tarafından yapılan
Kompozisyon Yarışması'nda Eyüp Anadolu İHL 1. sınıf öğrencisi
Rukiye Birsin Türkiye birincisi, Abdullah Şal aynı yarışmada
Türkiye üçüncüsü oldu. Yine aynı okulun öğrencilerinden Hafize
Paliç Taekwando Yıldızlar Kategorisi'nde Türkiye üçüncüsü olma
başarısını gösterdi. Aynı branşta Büşra İlhan ise İstanbul
birincisi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlık Kupası'nda
şampiyon oldu. Başarılı öğrencilerden Hafize Paliç, İmam Hatipli
ve başarılı bir sporcu olmayı "Bizim başarılarımız, hakkımızda
farklı düşünenlere bir mesajdır. Ben onlara diyorum ki 'İmam
Hatip Liseleri, sadece sizin bildiklerinizle sınırlı değil'
şeklinde anlatırken Büşra İlhan ise şöyle söylüyor: "Her maça
çıktığında İmam Hatipli olmayı temsil ettiğini düşünüyorum. Ve
bir İmam Hatipli sporcu olarak bizim diğer liselerden eksik bir
yanımız olmadığını, hatta bir çok artılarımızın olduğunu
göstermek istiyorum" Öğrenciler, imkan tanınması halinde
başarılarının daha da artacağını belirtiyor.
BİR ELMA AĞACI HİKAYESİ...
Yıl 1955. İstanbul İmam Hatip Okulu öğrencileri Vefa'da bugün
İlim Yayma Yurdu olarak kullanılan binanın bitişiğindeki ahşap
okul binasının bahçesinde oynuyor. Matematik öğretmeni Rasim
Uslugil bahçede dinlenen öğrencileri topluyor ve "Çocuklar.
Öğretmenler Kurulu karar aldı. Size bir tebliğde bulunacağım"
diyor ve ardından ekliyor: "Biz hepinizi tebrik ediyoruz." Bu
anıyı anlatan İmam Hatip Okulu'nun ilk mezunlarından Prof. Dr.
Bekir Topaloğlu, hatırasını anlatmayı şu cümlelerle sürdürüyor.
"Biz arkadaşlarla birbirimize baktık ve merak ettik, 'Acaba
neden dolayı tebrik ediliyoruz?' diye. Ardından Uslugil hoca
tekrar konuştu ve dedi ki: 'Çocuklar, şu bahçenin kenarındaki
elma ağacındaki meyveler günlerden beri orada durur. Sizi
izliyoruz. Bir tanesini bile koparmadınız.' Gerçekten de okulun
küçük bahçesinin etrafında evler vardı. Ve orada o evlerden
birine ait elma ağacı vardı. Biz de o zaman yaklaşık 300-400
öğrenciydik. Dalları bahçemize sarkan o ağacın altında oynardık
ama hiç kimse ağacın meyvesini koparmamıştı." Topaloğlu, "İmam
Hatip Okulu'na, coğrafya, matematik gibi derslerde öğretmen
olarak gelip, bir süre sonra başka yerlere gidenler, hep
ağlamışlardır" diyor ve ekliyor: "Çünkü hem geldikleri okullarda
hem de gittikleri okullarda bizim gibi saygılı ve çalışkan
öğrenciler bulamadıklarını ifade ederlerdi."
| |